24 Şubat 2012 Cuma

Hala Mirsad


Hikayeler yaratmayı ve onlara inanıp, inancımın azaldığı konularda hayata tutunmayı severim. Dün maça giderken üstümde bezginlik, ama bunun yanında eşantiyon olarak da koca bir “lan?” sorusu vardı. İlk Kazan maçıyla tamamen tersine dönen işlerin, yaklaşık 1 ay sonra, en azından takımdan tekrardan keyif alabileceğimiz noktaya gelmesi için, yine bir Kazan maçından daha iyi ne olabilirdi ki? Ama ne yalan söyleyeyim, bu kadar fantastiğini hayal dahi edemezdim. Belki bir haftalık umut ve mutluluk, belki de kısa ve yalancı bahar (ki Beşiktaş maçı var arada), ama dünkü maç kesinlikle bu seneye dair akılda kalacak en önemli anlardan biriydi…

Başlamadan önce not: Burada böyle cicili bicili ve kendimizce analiz yapacağız ama dün tribündeki halimizi görmek lazımdı. İkinci konu; maç daha bitmeden çekip gidenler, dün size net, sıçratmadan, tertemiz ve son derece yüksek sesle küfür ettim. Kaybeden sizsiniz, ne mutlu ki…

Daha ‘sakin’ bir salon, daha az umu bağlanmış bir takım, süt liman bir ortam vardı dün. Takımın buraya son derece motive olduğunu duyuyor, ancak son gördüğümüzdeki ruh hallerinden ötürü çok da umutlu olamıyorduk. Bir şeyler yapmaya çalışılan ancak 20 sayıyla kaybedilen Efes maçı, hem parkede hem de tribünlerde, kalan tüm özgüven kırıntılarını yerle bir etmişti. Takımı bu halden çekip çıkarması muhtemel, parkenin dışındaki isimlerden beklediğimizi görememiş, umudu parkedekilere bağlamıştık. Ömer Onan yoktu ama biri orada duruyordu, tam da yerinde ve zamanında… Mirsad Türkcan kuvvetle muhtemel bu sene sonunda veda eder; ama dünkü oyunuyla görüyoruz ki, bizim ihtiyar delikanlı, son derece görkemli bir veda peşinde…

Fenerbahçe maalesef akıllı bir takım değil, birilerinin de onlara ‘yürekli takım’ olduklarını hatırlatması gerekiyordu, dün bu isim Mirsad oldu. Dün özellikle işin hücum bacağında belli doğruları yaparak ya da yapmaya çalışarak başladı takım. Ribaund alıp tempoyu yükseltme ve sürekli çembere gitme gayreti, enerjik oyun ve bu seneki Fenerbahçe standardının üstünde top paylaşımıyla birleşince, skor üretmekte çok zorlanılmadı. Rakibin faul problemi yaşaması da mutlaka bu durumda etkiliydi, bireysel olarak da özellikle Ukic ve Emir’in etkinliği fazlaydı. Ancak oyunun diğer yönünde aynı başarının gösterilmemesi, Fenerbahçe’nin maçı hep geride götürmesine neden oldu. İlk maçın ikinci yarısında canımıza okuyan ve Spahija tarafından dahiyane bir şekilde Oğuz ile savunulması denenen Veremeenko’nun yerinde bu maçta, Mike Wilkinson sahne alıyordu. Onun uzak mesafe etkinliğinin de olması, mevcut savunma zaaflarıyla birleşince, Amerikalı oyuncunun istatistik kağıdı epey kabardı. Savunmada her ikili oyunla sayı buldu ya da buna yaklaştı Rusya temsilcisi. Eski dost Greer, topa baskı ve birebir savunma özürlüsü Fenerbahçe guardları ve savunmadaki adam değişimleri sonrası üzerinde kalan uzunları sayesinde hem sayı üretti hem de bolca sayı pası yaptı. Spahija’nın, nedenini anlamadığım bir şekilde, hücumda son derece iyi başlayan Ukic’i kenara alıp Engin’i sahaya sürmesi, Fenerbahçe’nin hücumdaki üstünlüğünü de kaybetmesine neden oldu. Ukic hücumda verimliyken kenara gelmesi için ya çok yorulması ya da savunmada çok aksaması gerekir. Savunmada aksıyordu, evet; ama bunun da çözümü Engin değil. Çözümünü tribüne gönderdin Neven, neden?

Domercant’ı tahammül sınırlarının da oldukça altında tutmuşken Greer-Wilkinson etkinliği ile geride kalmıştı Fenerbahçe. Vidmar da yine erken faul problemine girince, savunma iyice aksamaya başladı ki onun varlığı da, ön alanda delik deşik olan Fenerbahçe savunmasının arkasını toparlamaya yetmiyordu. Bireysel performanslarla ilgili bir hatta birkaç parantez açalım, sonu buraya bağlanacak. Öncelikle Ukic ile ilgili, geçen sene kazanılan kupa(lar) sonrası da kendisini eleştiriyorduk. İyi bir lider, durum yöneticisi değil saha içinde. Takım iyi, o iyi, takım kötü, o kötü; takım kötüyken o alıp götüremiyor hiçbir zaman. Bunların ötesinde, Roko’nun performansı, fizik durumuyla son derece ilişkili. Bu her oyuncu için böyledir elbette, kimse bitik bir halde iyi performans sergileyemez. Ama Roko’nun zaten fizik olarak çok güçlü bir oyuncu olmaması, onu sakatlık dönüşlerinde ritm bulmakta çok zorluyor. Roko fizik olarak standardına yakınsa oynar, girer, bitirir. Beğenirsin ya da beğenmezsin, ancak oyuncu olarak Ukic bu tip bir oyuncudur. Dün gördüğümüz Ukic, standardına yakındı, iyi yapabildiği işleri yaptı ya da yapmaya çalıştı. Diğer isim Emir, Emir bu takım için, hele ki mevcut ‘yerli’ oyuncu durumları nedeniyle olmazsa olmaz noktasındadır. Top getirir, oyun kurar, penetre eder, asist yapar, skor üretir. Bu ne derece doğru ve akıllı bir şekilde yaptığı her zaman tartışılır ancak, sorumluluk ve karar alır. Yapmalıdır bunları, yapabilmelidir ve yapabildiğini hatırlamalıdır; özgüven şart... O bakımdan dünkü Emir de mutluluk vesilesiydi. Son not, Oğuz ve James. James’in eksikleri oyun bilgisiyle alakalı ama Oğuz. Koç, mutsuz, huzursuz falan filan… Olmaz, hiçbiri dünkü ve daha önce defalarca tekrarlanan benzeri performanslarına neden olamaz. Bu kadar omuzları düşmüş vaziyette durmaya hakkı yok.

“Bağlayacağım” demiştim, Oğuz ve James’ten gidelim. Bu ikilinin oyunda olduğu anlarda ki özellikle 3. çeyreğin son bölümünde, takım en sert darbeleri yiyerek 13 sayı geriye düştü. Greer-Lyday ikilisi ile, pota altında havlu atan Fenerbahçe uzunlarına karşı Jawai, bu bölümde maçı koparacak ve umutları kıracak hamleyi yaptı. 3. Çeyreğin sonundaki yalnızca 2-3 dakikalık bölüm bunu yapmaya yetti. Tribünde akıl sağlığımızı koruyarak bu bölümü izlemek de oldukça zordu.

55-68, 3. çeyrek skoru. 68-55=13’ten hareketle, fark kaç? 13! Kaç lazım? 13+6=19. Yani kaç? 19! Üç çeyrekte yenen sayı 70, bütün çeyreklerde 18 ve üzeri yemişsin. Ortalamaya uysan, son çeyrekte 37 sayı atman lazım, ilk üç çeyrekte ise hiç 21 üzeri atamamışsın. Bu kadar hesap yapmaya vakit de yoktu tribünde, Greer’ın soktuğu o son saniye üçlüğü ile dizler kesildi, güç gitti vücutlarda. Son çeyrekte iki isim, iki oyuncu tüm gidişatı değiştirdi belki de. Mirsad-Gasper ikilisi, biri kör, diğeri topal. Birinin bir ayağı çukurda, diğerini koça ya da taraftara bıraksan yarın gönderir. Pota altına pansuman, sertlik ve ribaund gücü, ibre tamamen döndü. Evet, 3 faulü vardı ama bu kadar kenarda kalmalı mıydı Vidmar? Kaya’nın Gist ve Oğuz bu kadar kötüyken, yalnızca 12 dakika alması mantıklı mıydı? Neven, neden?

Bir küsür varken ve fark altıyken, sol tarafımdan tribünleri terk edenleri hatırlıyorum, bir de “uzatmaya gidebilir, nereye gidiyorsunuz?” diye bağırıp çağırdığımı. Hani bir önceki yazıda siz-biz ayrımından bahsetmiştim tribünlerdeki, bu da çok uç nokta. Neyse, sonuçta biraz da ‘basketbolun tanrıları’ diye tabir edilen, oyuna müdahale konusunda Obradovic’in bile eline su dökemeyeceği, dün için sonsuz şükranlarımızı sunduğumuz ‘kahramanlar’ da girdi devreye. Mirsad ve Vidmar’ın ateşlemesinden çok etkilenmiş olacaklar ki, son anlarda rakibin kaçırdığı faullerden, Ukic’in kullandığı son topa kadar her yerde imzaları vardı.

Olmayacak iş oldu, maç uzadı. İlk tur gruplarından “Kazanırsa lider, kaybederse dip” maçıyla çıkan Fenerbahçe için bu senaryo aslında çok da garip değildi. Maç uzadığında tüm teknik konulardan bağımsız, herkesin içinde “olacak” hissiyatı vardı, eminim. Zira oldu da, son bölümdeki saçma sapan işlere rağmen oldu. Bojan ve Ukic’in faulleri, takımın nasıl bir ruh hali içinde olduğuna ve maalesef yukarıda bahsettiğim “akıllı takım değil” mevzusuna örnekti. James Gist’in son top kaybı ise apayrı. O top dönse ki döndü, biri şut bulsa ki buldu, o şut girse ki girmedi, ben çok çirkinleşirdim. Gist’e enteresan bir girişimim olurdu. Kuvvetle muhtemel, yapmaya çalışacağım şeyi o bana yapardı günün sonunda ama olsun, en azından ben o sinirle bunu yapmaya girişirdim. Neyse…

Fenerbahçe kazandı. Vallahi kelime oyunu yapmıyorum, bildiğin Kazan’dı. 2 PAO maçı ve Türkiye Kupası ile bıraktığımızda dibi görmüştü, en azından ciddi bir reaksiyon gösterdi ya da göstermeye çalıştı. Kafamızda saç kalmamasına neden olacak sıkıntımızın nedeni de buydu zaten; bu takım hep söyledik ki, 2 PAO maçında parkede yer alan takım kadar kötü bir ekip değil(di). Dün hiç mi sorun yoktu, takım bambaşka mıydı? Elbette değil. “Milano’da kazanırız” diye net bir şekilde konuşabilen var mı? Onu da geçtim, ligdeki Beşiktaş maçı? Ama bu takımın bazı doğruları ve iyi yaptığı şeyler var, bunları yapabildiğini hatırlamak önemliydi. Dün o hamleyi Mirsad yaptı; hem henüz Mirsad’ın hem de Fenerbahçe’nin ölmediğini hatırlattı. Sonlara yaklaşırken, gene koça bok atayım; ben maça tutunma anlamında, hiçbir noktada, koç imzası olan bir hamle hatırlamıyorum, tıpkı akıl tutulması yaşanan anlarda kenardan tedbir hatırlamadığım gibi. İLAVE: Bu maçta bir kez daha, bu takımın portföyünde alan savunmasının olmamasını öfkeyle anmış olduk. Bunun için de koca bi' neden, Neven?

Şimdi iki önemli sınav var; biri ligde ayağa kalkmak için Beşiktaş, diğeri de Avrupa’da son ana kadar hesap yapmak için Milano. 2012 Ocak ayını ve hatta Şubat’ın ilk 3 haftasını hiçbir Fenerbahçeli hatırlamak istemeyecek basketbol anlamında. Dün Mirsad’ın tetiklemesi başta olmak üzere Fenerbahçe’nin hatırladıkları ve hatırlattıklarının değeri, önümüzdeki dönemde belli olacak. Tek maçlık bir heyecan olarak kalmamasını ve takımın ayağa kalkmasına vesile olmasını diliyorum. Hem erkeklerde, hem de kadınlarda, ülke basketbolunu en üst seviyede, en iddialı şekilde Fenerbahçe ve Galatasaray’ın temsil etmesi de oldukça farklı bir durum.

Dibe yakın not: Başta “küfür ederek” girdim, giden gitti. Ama göründü ki, dün takım biraz kıpırdandığında, en pahalı bilet sahibi de ayaktaydı, maçın içindeydi. Geçen maçta şikayetçi olan, dün, salondaki yerinden bağımsız (ki salonda yerini terk edenlerin yerine dün son bölümde aşağı indiler) önceki maçlara göre çok daha sakin ve bilinçli destek verdi. İşler takımla ve gidişatla son derece ilişkili, bunu da unutmamak lazım.

Dip not: Dün uzun süre sonra güldük, takım da öyle. Görselde olduğu gibi, bozulmasın dilerim.

En dip not: Fantasy Challenge takımına Kaya Peker’i alan Fatih Dilber, Bizkaialara gelesin…

1 yorum:

  1. Dün akşam sadece uzatma bölümünü izleyebildim. Onun için oyun ve maçın gidişatı hakkında bir şeyler yazamayacağım. Bildiğim tek şey Mirsad ve Ömer Onan bu takımın ruhudur ve bu takımın yeni Mirsadlara ve Ömerlere ihtiyacı vardır. Uzatmanın son bölümünde yapılan işlere bir şey yazmak istemiyorum tek bildiğim bu takımı tutmak için izlemek için çelik gibi sinir lazım. Çok uğraştık yine elenmek için, ömrümü yediler galip geldiğimiz maçlarda bile. Saygılarımla Ertan Ürkmez

    YanıtlaSil