Hikayeler yaratmayı ve onlara
inanıp, inancımın azaldığı konularda hayata tutunmayı severim. Dün maça
giderken üstümde bezginlik, ama bunun yanında eşantiyon olarak da koca bir “lan?”
sorusu vardı. İlk Kazan maçıyla tamamen tersine dönen işlerin, yaklaşık 1 ay
sonra, en azından takımdan tekrardan keyif alabileceğimiz noktaya gelmesi için,
yine bir Kazan maçından daha iyi ne olabilirdi ki? Ama ne yalan söyleyeyim, bu
kadar fantastiğini hayal dahi edemezdim. Belki bir haftalık umut ve mutluluk,
belki de kısa ve yalancı bahar (ki Beşiktaş maçı var arada), ama dünkü maç
kesinlikle bu seneye dair akılda kalacak en önemli anlardan biriydi…
Başlamadan önce not: Burada böyle
cicili bicili ve kendimizce analiz yapacağız ama dün tribündeki halimizi görmek
lazımdı. İkinci konu; maç daha bitmeden çekip gidenler, dün size net,
sıçratmadan, tertemiz ve son derece yüksek sesle küfür ettim. Kaybeden
sizsiniz, ne mutlu ki…
Daha ‘sakin’ bir salon, daha az
umu bağlanmış bir takım, süt liman bir ortam vardı dün. Takımın buraya son
derece motive olduğunu duyuyor, ancak son gördüğümüzdeki ruh hallerinden ötürü
çok da umutlu olamıyorduk. Bir şeyler yapmaya çalışılan ancak 20 sayıyla
kaybedilen Efes maçı, hem parkede hem de tribünlerde, kalan tüm özgüven
kırıntılarını yerle bir etmişti. Takımı bu halden çekip çıkarması muhtemel,
parkenin dışındaki isimlerden beklediğimizi görememiş, umudu parkedekilere
bağlamıştık. Ömer Onan yoktu ama biri orada duruyordu, tam da yerinde ve
zamanında… Mirsad Türkcan kuvvetle muhtemel bu sene sonunda veda eder; ama
dünkü oyunuyla görüyoruz ki, bizim ihtiyar delikanlı, son derece görkemli bir
veda peşinde…
Fenerbahçe maalesef akıllı bir
takım değil, birilerinin de onlara ‘yürekli takım’ olduklarını hatırlatması
gerekiyordu, dün bu isim Mirsad oldu. Dün özellikle işin hücum bacağında belli
doğruları yaparak ya da yapmaya çalışarak başladı takım. Ribaund alıp tempoyu
yükseltme ve sürekli çembere gitme gayreti, enerjik oyun ve bu seneki
Fenerbahçe standardının üstünde top paylaşımıyla birleşince, skor üretmekte çok
zorlanılmadı. Rakibin faul problemi yaşaması da mutlaka bu durumda etkiliydi,
bireysel olarak da özellikle Ukic ve Emir’in etkinliği fazlaydı. Ancak oyunun
diğer yönünde aynı başarının gösterilmemesi, Fenerbahçe’nin maçı hep geride
götürmesine neden oldu. İlk maçın ikinci yarısında canımıza okuyan ve Spahija
tarafından dahiyane bir şekilde Oğuz ile savunulması denenen Veremeenko’nun
yerinde bu maçta, Mike Wilkinson sahne alıyordu. Onun uzak mesafe etkinliğinin de
olması, mevcut savunma zaaflarıyla birleşince, Amerikalı oyuncunun istatistik
kağıdı epey kabardı. Savunmada her ikili oyunla sayı buldu ya da buna yaklaştı Rusya
temsilcisi. Eski dost Greer, topa baskı ve birebir savunma özürlüsü Fenerbahçe
guardları ve savunmadaki adam değişimleri sonrası üzerinde kalan uzunları
sayesinde hem sayı üretti hem de bolca sayı pası yaptı. Spahija’nın, nedenini
anlamadığım bir şekilde, hücumda son derece iyi başlayan Ukic’i kenara alıp Engin’i
sahaya sürmesi, Fenerbahçe’nin hücumdaki üstünlüğünü de kaybetmesine neden
oldu. Ukic hücumda verimliyken kenara gelmesi için ya çok yorulması ya da
savunmada çok aksaması gerekir. Savunmada aksıyordu, evet; ama bunun da çözümü
Engin değil. Çözümünü tribüne gönderdin Neven, neden?
Domercant’ı tahammül sınırlarının
da oldukça altında tutmuşken Greer-Wilkinson etkinliği ile geride kalmıştı
Fenerbahçe. Vidmar da yine erken faul problemine girince, savunma iyice
aksamaya başladı ki onun varlığı da, ön alanda delik deşik olan Fenerbahçe
savunmasının arkasını toparlamaya yetmiyordu. Bireysel performanslarla ilgili bir
hatta birkaç parantez açalım, sonu buraya bağlanacak. Öncelikle Ukic ile
ilgili, geçen sene kazanılan kupa(lar) sonrası da kendisini eleştiriyorduk. İyi
bir lider, durum yöneticisi değil saha içinde. Takım iyi, o iyi, takım kötü, o
kötü; takım kötüyken o alıp götüremiyor hiçbir zaman. Bunların ötesinde, Roko’nun
performansı, fizik durumuyla son derece ilişkili. Bu her oyuncu için böyledir
elbette, kimse bitik bir halde iyi performans sergileyemez. Ama Roko’nun zaten
fizik olarak çok güçlü bir oyuncu olmaması, onu sakatlık dönüşlerinde ritm
bulmakta çok zorluyor. Roko fizik olarak standardına yakınsa oynar, girer, bitirir.
Beğenirsin ya da beğenmezsin, ancak oyuncu olarak Ukic bu tip bir oyuncudur.
Dün gördüğümüz Ukic, standardına yakındı, iyi yapabildiği işleri yaptı ya da
yapmaya çalıştı. Diğer isim Emir, Emir bu takım için, hele ki mevcut ‘yerli’
oyuncu durumları nedeniyle olmazsa olmaz noktasındadır. Top getirir, oyun
kurar, penetre eder, asist yapar, skor üretir. Bu ne derece doğru ve akıllı bir
şekilde yaptığı her zaman tartışılır ancak, sorumluluk ve karar alır. Yapmalıdır
bunları, yapabilmelidir ve yapabildiğini hatırlamalıdır; özgüven şart... O
bakımdan dünkü Emir de mutluluk vesilesiydi. Son not, Oğuz ve James. James’in
eksikleri oyun bilgisiyle alakalı ama Oğuz. Koç, mutsuz, huzursuz falan filan…
Olmaz, hiçbiri dünkü ve daha önce defalarca tekrarlanan benzeri
performanslarına neden olamaz. Bu kadar omuzları düşmüş vaziyette durmaya hakkı
yok.
“Bağlayacağım” demiştim, Oğuz ve
James’ten gidelim. Bu ikilinin oyunda olduğu anlarda ki özellikle 3. çeyreğin son
bölümünde, takım en sert darbeleri yiyerek 13 sayı geriye düştü. Greer-Lyday
ikilisi ile, pota altında havlu atan Fenerbahçe uzunlarına karşı Jawai, bu
bölümde maçı koparacak ve umutları kıracak hamleyi yaptı. 3. Çeyreğin sonundaki
yalnızca 2-3 dakikalık bölüm bunu yapmaya yetti. Tribünde akıl sağlığımızı
koruyarak bu bölümü izlemek de oldukça zordu.
55-68, 3. çeyrek skoru. 68-55=13’ten
hareketle, fark kaç? 13! Kaç lazım? 13+6=19. Yani kaç? 19! Üç çeyrekte yenen
sayı 70, bütün çeyreklerde 18 ve üzeri yemişsin. Ortalamaya uysan, son çeyrekte
37 sayı atman lazım, ilk üç çeyrekte ise hiç 21 üzeri atamamışsın. Bu kadar
hesap yapmaya vakit de yoktu tribünde, Greer’ın soktuğu o son saniye üçlüğü ile
dizler kesildi, güç gitti vücutlarda. Son çeyrekte iki isim, iki oyuncu tüm
gidişatı değiştirdi belki de. Mirsad-Gasper ikilisi, biri kör, diğeri topal.
Birinin bir ayağı çukurda, diğerini koça ya da taraftara bıraksan yarın
gönderir. Pota altına pansuman, sertlik ve ribaund gücü, ibre tamamen döndü.
Evet, 3 faulü vardı ama bu kadar kenarda kalmalı mıydı Vidmar? Kaya’nın Gist ve
Oğuz bu kadar kötüyken, yalnızca 12 dakika alması mantıklı mıydı? Neven, neden?
Bir küsür varken ve fark altıyken,
sol tarafımdan tribünleri terk edenleri hatırlıyorum, bir de “uzatmaya
gidebilir, nereye gidiyorsunuz?” diye bağırıp çağırdığımı. Hani bir önceki
yazıda siz-biz ayrımından bahsetmiştim tribünlerdeki, bu da çok uç nokta. Neyse,
sonuçta biraz da ‘basketbolun tanrıları’ diye tabir edilen, oyuna müdahale
konusunda Obradovic’in bile eline su dökemeyeceği, dün için sonsuz
şükranlarımızı sunduğumuz ‘kahramanlar’ da girdi devreye. Mirsad ve Vidmar’ın
ateşlemesinden çok etkilenmiş olacaklar ki, son anlarda rakibin kaçırdığı
faullerden, Ukic’in kullandığı son topa kadar her yerde imzaları vardı.
Olmayacak iş oldu, maç uzadı. İlk
tur gruplarından “Kazanırsa lider, kaybederse dip” maçıyla çıkan Fenerbahçe
için bu senaryo aslında çok da garip değildi. Maç uzadığında tüm teknik
konulardan bağımsız, herkesin içinde “olacak” hissiyatı vardı, eminim. Zira
oldu da, son bölümdeki saçma sapan işlere rağmen oldu. Bojan ve Ukic’in
faulleri, takımın nasıl bir ruh hali içinde olduğuna ve maalesef yukarıda
bahsettiğim “akıllı takım değil” mevzusuna örnekti. James Gist’in son top kaybı
ise apayrı. O top dönse ki döndü, biri şut bulsa ki buldu, o şut girse ki
girmedi, ben çok çirkinleşirdim. Gist’e enteresan bir girişimim olurdu.
Kuvvetle muhtemel, yapmaya çalışacağım şeyi o bana yapardı günün sonunda ama
olsun, en azından ben o sinirle bunu yapmaya girişirdim. Neyse…
Fenerbahçe kazandı. Vallahi kelime
oyunu yapmıyorum, bildiğin Kazan’dı. 2 PAO maçı ve Türkiye Kupası ile
bıraktığımızda dibi görmüştü, en azından ciddi bir reaksiyon gösterdi ya da
göstermeye çalıştı. Kafamızda saç kalmamasına neden olacak sıkıntımızın nedeni
de buydu zaten; bu takım hep söyledik ki, 2 PAO maçında parkede yer alan takım
kadar kötü bir ekip değil(di). Dün hiç mi sorun yoktu, takım bambaşka mıydı?
Elbette değil. “Milano’da kazanırız” diye net bir şekilde konuşabilen var mı? Onu
da geçtim, ligdeki Beşiktaş maçı? Ama bu takımın bazı doğruları ve iyi yaptığı
şeyler var, bunları yapabildiğini hatırlamak önemliydi. Dün o hamleyi Mirsad
yaptı; hem henüz Mirsad’ın hem de Fenerbahçe’nin ölmediğini hatırlattı. Sonlara
yaklaşırken, gene koça bok atayım; ben maça tutunma anlamında, hiçbir noktada,
koç imzası olan bir hamle hatırlamıyorum, tıpkı akıl tutulması yaşanan anlarda
kenardan tedbir hatırlamadığım gibi. İLAVE: Bu maçta bir kez daha, bu takımın portföyünde alan savunmasının olmamasını öfkeyle anmış olduk. Bunun için de koca bi' neden, Neven?
Şimdi iki önemli sınav var; biri
ligde ayağa kalkmak için Beşiktaş, diğeri de Avrupa’da son ana kadar hesap
yapmak için Milano. 2012 Ocak ayını ve hatta Şubat’ın ilk 3 haftasını hiçbir
Fenerbahçeli hatırlamak istemeyecek basketbol anlamında. Dün Mirsad’ın
tetiklemesi başta olmak üzere Fenerbahçe’nin hatırladıkları ve
hatırlattıklarının değeri, önümüzdeki dönemde belli olacak. Tek maçlık bir
heyecan olarak kalmamasını ve takımın ayağa kalkmasına vesile olmasını
diliyorum. Hem erkeklerde, hem de kadınlarda, ülke basketbolunu en üst
seviyede, en iddialı şekilde Fenerbahçe ve Galatasaray’ın temsil etmesi de
oldukça farklı bir durum.
Dibe yakın not: Başta “küfür
ederek” girdim, giden gitti. Ama göründü ki, dün takım biraz kıpırdandığında,
en pahalı bilet sahibi de ayaktaydı, maçın içindeydi. Geçen maçta şikayetçi
olan, dün, salondaki yerinden bağımsız (ki salonda yerini terk edenlerin yerine
dün son bölümde aşağı indiler) önceki maçlara göre çok daha sakin ve bilinçli
destek verdi. İşler takımla ve gidişatla son derece ilişkili, bunu da unutmamak
lazım.
Dip not: Dün uzun süre sonra
güldük, takım da öyle. Görselde olduğu gibi, bozulmasın dilerim.
En dip not: Fantasy Challenge
takımına Kaya Peker’i alan Fatih Dilber, Bizkaialara gelesin…

Dün akşam sadece uzatma bölümünü izleyebildim. Onun için oyun ve maçın gidişatı hakkında bir şeyler yazamayacağım. Bildiğim tek şey Mirsad ve Ömer Onan bu takımın ruhudur ve bu takımın yeni Mirsadlara ve Ömerlere ihtiyacı vardır. Uzatmanın son bölümünde yapılan işlere bir şey yazmak istemiyorum tek bildiğim bu takımı tutmak için izlemek için çelik gibi sinir lazım. Çok uğraştık yine elenmek için, ömrümü yediler galip geldiğimiz maçlarda bile. Saygılarımla Ertan Ürkmez
YanıtlaSil