2 hafta önce "zorlu deplasman" başlıklı yazıyla, son 27 senenin şahsım adına en önemli müsabakalarından biri hakkında bilgilendirme yapmış ve maçın kabaca önemli hatlarını tarif etmiştim. İstatistik kağıdı henüz elime ulaşmadığı için yalnızca üst bilgileri geçebileceğim bir yazıyla son durumu paylaşmak isterim (Bilbao deplasmanı sanmayın bu sefer de, aman):
Yemeden atacağımız bir golün galibiyeti getireceğini bildiğimiz bu maçın önü aslında oldukça sorunluydu; ilk olarak, bayram trafiği ve resmi kıyafet zorunluluğu nedeniyle lojistik sorunu yaşadık. Maça çıkmadan önce Kızılcahamam'da kısa bir kamp dönemi geçirdik, kıyafet değiştirdik, son rötuşları yaptık. Maçın oynanacağı haneye ulaşımda sıkıntı yaşamamız yarım saatlik bir gecikmeye neden oldu, gelin adayının amcası tarafından Çankaya girişinde, polis otosu eşliği olmadan karşılandık ve eve götürüldük.
Maça oldukça tutuk başladık ve aslında ilk sorunu henüz maçın ilk saniyelerinde yaşadık. Söz çiçeğinin çelenk kıvamında olmasından mütevellit, asansöre 2 kişi binebildik ve eve ilk adımı atan ben oldum. Rakip savunmanın arasında tek başıma kalmam ve son derece zorlu anlar yaşamam, kondisyon olarak beni epey yıprattı; anneanne ve babaannenin ellerini öpüp evdeki en ücra köşeye oturarak en güvenli yol olarak tacı seçmiş oldum. Girişte çiçek ve çikolatayı kime vereceğimi şaşırmamın, sonra da 10 kişiyi es geçip tokalaşmadığımı fark etmemin ardından kurduğum "kusura bakmayın, heyecandan ne yapacağımı şaşırdım" cümlesi, olası bir kural hatasını engellemiş oldu.
Takımımızın bana göre daha tecrübeli isimleri, aile büyüklerinin da rakip sahaya yerleşmesiyle nispeten soluklanma fırsatı buldum. Futboldan açılan ve ardından memleket sorunlarına dönen muhabbetle tipik bir orta saha mücadelesi şeklinde geçen maçta, özellikle babamı rakip savunmanın arasına sızdırmakta zorlandık. Rakip de sürekli farklı isimlere mutfak-salon arasında mekik dokutarak savunma düzenimizi bozmaya çalışıyordu. Dayı ve eniştenin yaptığı çapraz koşular ile boş alan yaratmaya çalışsak da, maç sonunda basına verdiği "Giriş cümlesini unuttum" demeciyle sorununu anladığımız babamın etkisiz oyunuyla skor üretmekte ciddi sıkıntı yaşadık. Bizim takımdan hayır gelmeyeceğini anlayan rakibin savunmayı biraz öne çıkarması, gelin adayının babasının son derece güleryüzlü ve konuşkan olması, ardından gelen kahve servisi oyundaki pozisyon zenginliğini arttırdı, golün sinyalleri de gelmeye başladı. Kahve servisinde tabii ki en ciddi sıkıntıyı damat adayı, yani ben yaşadı(m). Rakibin en büyük kozu kahvedeki tuz, maç önü antrenman ve konuşmalarında defalarca hazırlandığımız ve çalıştığımız bir konuydu. Ancak sorun beklenmedik yerden çıktı ve bana özel gelen kahve, 20 kişini bakışları altında bünyede muazzam stres yarattı. "Biliyorum, bu kahve tuzlu, içeceğim ama el titriyor, içemiyor" dememe ve kenara "beni değiştirin" işareti yapmama rağmen olmadı. Konunun değişmesini ve dikkatlerin üzerimden dağılmasını fırsat bilen ben, bit kadar kahve fincanını 2 elle ağzıma götürmeyi başararak bu tehlikeli pozisyonu da önlemeyi başardım. Bu kısımla ilgili maç sonu takım servisinde "yine bireysel hatalardan gol yiyorduk" demeci kısa süreli gerginliğe de yol açtı.
Artık maçın sonu yaklaşıyor, gelin adayı da kaş-göz işaretleriyle bana oynanmayan süreyi "yeter artık, girsinler konuya" işaret ediyordu. Dayı ve enişte, babamı pozisyona sokabilmek için oyunu doldur-boşalt'a döndürmüşken topla müsait bir pozisyonda buluşup babamla göz göze geldim, ona işareti çaktım. Kendisi de maç boyu yaşadığı tüm sıkıntıları arkasında bırakıp 1 dakikalık muazzam bir 'isteme cümlesi' kurarak maçın tek golünü attı. Golün geçerlilik kazanması için gözler gelin adayının babasına çevrildi, evde koşacak bir 'orta yuvarlak' bulamadığı için biraz sıkıntı yaşasa da sonu "hayırlara vesile olsun" vari bir şekilde biten son derece mantıklı bir konuşmayla golün geçerli olduğunu resmileştirmiş oldu.
Gol sevincim görülmeye değerdi, tribünlerden atılan yabancı madde tadındaki söz çikolatasından yedikten sonra babaanne tarafından takılan yüzüğü ve ardından tüm elleri öptüm. Formayı çıkarma teşebbüsüm şartlar itibariyle sarı değil direkt kırmızı gerektirdiğinden o topa girmedim, yerime oturdum. Maçın sonunda da son derece güzel görüntüler vardı, 1-1,5 saat kadar maç ve önümüzdeki maçlar hakkında konuşulduktan ve yemek servisi keyifle tüketilip hatıra fotoğrafları çekildikten sonra sahayı terk edip, 3 puan mutluluğu ile tekrardan yola koyulduk. Yolda, zafer sarhoşluğunun da etkisiyle serviste uyuklarken gelin adayının amcasının numarasını tanımamam ve "İlker neredesiniz, ne yapıyorsunuz?" sorusuna "Ne yapalım, Ankara'dan kız aldık, dönüyoruz" şeklinde tarihi bir pot kırarak cevap vermemin maçın skoruna etki edecek bir hata olmaması ise en büyük şansımdı.
1 hafta önce 'Zorlu Deplasman' yazısını yazarken stresliydim, şimdi ise yalnızca 'keyif' kaldı. Sporu hayatının bu kadar içine sokmuş birinin bu telaşı farklı şekilde tariflemesi de herhalde beklenemezdi. Daha yolun başındayız, biliyorum; o nedenle önümüzdeki maçlara bakacağız... Verdiğimiz geçici rahatsızlık için özür diler, nişana kadar basketbola kesin dönüş yaparız. Bu vesileyle, bugüne kadar farklı ortamlardan tebrik mesajları gönderen herkese de tekrardan teşekkür ederim. Bilgiye... :)
Sonucu belli!!! önceden bağlanmış bu maç marko!!! Yargı devreye girer kesin, şike var diye:))
YanıtlaSilHayırlara vesile olsun. Allah tamamına erdirsin..
Allah tamamına erdirsin öncelikle İlker kardesşimm...yazı süper on numara olmuş gece gece gülmekten yarıldım burda:))
YanıtlaSilson pot yüzünden maça itiraz edilmiş diyollaa :)
YanıtlaSilİyi günde kötü günde, yenilsende yensende, üzüntünle sevincinle. Tebrikler İlker kardeş.
YanıtlaSilErtan